Kahve Kültürü

Avrupa-Türkiye

Avrupa.jpg
Avustralya.jpg
Afrika - Copy.png
Amerika Güney.jpg
Amerika.png
Asya.jpg

 

 

Türklerin Kahve İle Tanışması

 

Dünyaya yayılıp tanındığı adıyla Türk Kahvesi, Türkler için kültürel geçmişin, sosyal tarihin ayrılmaz bir parçasıdır. Osmanlı İmparatorluğu’nun esas olarak 16. yüzyılda tanıştığı kahve, zamanla sosyal hayatın önemli bir parçası olmuş, dost meclislerinde kendisine yer bulmuş, konukların ağırlanmasında başrolü oynamış, edebî hayatın önemli imgelerinden birine dönüşmüştür.

 

Kahvenin Osmanlı İmparatorluğu'na gelişi konusunda çeşitli efsaneler vardır.

Fernand Braudel, kahvenin Osmanlı’da ilk defa 1511 tarihinde kullanılmaya başlandığını iddia ederken, Peçevî İbrahim Efendi, kahvenin İstanbul’a ilk defa H. 962 (M. 1555) yılında girdiğini ve bu tarihten önce Rumeli’de kahve ve kahvehanenin bilinmediğini yazar. Peçevî’de ve Gelibolulu Âli Mustafa Efendi’de geçtiği şekliyle; Halepli Hakem (Hekim) adında bir herif ile Şamlı Şems adında bir zârif İstanbul’a gelerek Tahtakale’de büyük bir dükkân kiralayıp kahve satmaya ve kahvehane işletmeye başlarlar. Miladî 1551 (H. 959) yılına tarihlenen bir başka metinde ise; Kahve-hâne mahall-i eğlence, Sene 959 ibaresinin yer aldığı görülür.

 

Diğer efsaneye göre ise 1517 yılında Kanuni Sultan Süleyman'ın Yemen Valisi olan Özdemir Paşa, lezzetine hayran kaldığı kahveyi İstanbul'a getirmiştir.  Yemen Valisi Özdemir Paşa, böylelikle Yemen'den getirdiği kahveyi saraya taşıyor. Türk kahvesini, sarayın görkemli salonlarında, 40 kişilik kadrolu kahveci ustaları tarafından özenle Sultan'a servis ediliyor..

 

Kâtip Çelebi (1609-1657) ise, Hicrî 950 (1543) yılında gemilerle İstanbul’a kahve geldiğini ve İstanbul ahalisinin kahveyle tanıştığını kaydeder. “Aslı Yemen diyarından çıkıp tütün gibi dünyaya yayıldı. Kimi şeyhler Yemen dağlarını mesken edinip dervişleriyle bir tür ağaç yemişi bulup kalb ve bûn dedikleri taneleri döğüp yerlerdi ve kimisi de kavurup suyunu içerdi. Riyâzat ve sülûke uygun ve şehveti kesmeye elverişli soğuk ve kuru gıda olduğundan Yemen ahalisi birbirinden görüp şeyhler ve sûfîler ve başkaları kullandılar.”

 

Anadolu’da kahvenin 13. yüzyılda dahi bilindiğini iddia eden bazı araştırmacılar ise, iddialarını Mevlana’nın (öl. 1273) Divan-ı Kebir’indeki; “Devletimiz geçim devleti, kahvemiz arştan gelmede, meclise badem helvası dökülmüş, saçılmış.” beytiyle destekliyor. Ortaçağ Arap leksikografları ise, kahwah sözcüğünün “bir çeşit şarap” anlamına geldiği konusunda hemfikirler.

 

Kahvehanelerin Osmanlı toplumunda sahneye çıkmasıyla Osmanlı’nın kültürel ve toplumsal yapısı zaman içinde etkilenir ve değişir. 16. ve 17. yüzyıllarda sık sık yasaklanan kahvehanelerin temel kapatılma gerekçesi, siyasi ve dinî otoritenin kontrolü dışında olmalarıdır. Saray, kontrol altında tutamadığı kahvehanelere karşı devamlı bir denetleme hâlindedir. Müslüman ahalinin ve dönemin ileri gelenlerinin sıklıkla gelip gittiği bir yer hâline gelen kahvehaneler gittikçe halkı kışkırtan dedikoduların üretildiği, memnuniyetsizliklerin biçimlendiği, dile getirildiği veya yönlendirildiği bir yer olarak algılanır. Bunda; insanların kahvehanelerde sosyal statülerine göre farklı yerlerde otursalar bile aynı mekânda bir araya gelip aynı meseleleri konuşmalarının da etkisi vardır.

 

Kahvehanelerin kapatılması zaman zaman dini ortodoksinin veya sofu ulemanın tepkisiyle ilişkilendirilse bile aslında siyasî otoritenin dinsel bir kaygısı yoktur. Mesele bu mekânların siyasî işlevleriyle ilgilidir ve siyasî otorite bazen kendi amaçları için keskin sofu önderleri kullanır. Bu süreçte kahvehane camiyle sosyal ve fiziksel yakınlığını en azından mahalle ölçeğinde korusa da, aslında diğer birçok yerde olduğu gibi camiye alternatif yerel bir platform olarak görülür. İnsanların sosyalleşme mekânı artık camiler değil kahvehanelerdir ve bu durum birçok din adamını rahatsız etmektedir. Ebussuud Efendi (1490-1574) de bu konudaki kişisel tutumunu açıkça belirtmekte gecikmeyerek fetvasını verir. Söz konusu bu fetvanın tek gerekçesi d’Ohsson’un da gözlemlediği gibi kömürleşmiş her şeyin tüketilmesinin gerçek imana aykırı olmasıdır.  

 

Müslümanların devam ettiği kahvehaneler, gayrimüslimlerin buluşma mekânı meyhanelere nazaran daha kalabalık ve bu nedenle potansiyel olarak daha tehlikeli yerler olarak görülmeye devam eder. 1568 yılında Eyüp, Galata ve İstanbul’daki kahvehaneler, meyhanelerle bir tutulup yasaklanır ve kahve stokları da yakılır.

 

Kanunî Sultan Süleyman kahvenin yaygın kullanımını sınırlandırmak için söz konusu keyif verici maddeye resm-i bid’at adıyla yeni bir vergi yüklese de, kahvehaneler farklı zümrelerden insanları çekmeye devam eder. Çünkü kahvehaneler, dostların birbirlerine bir şey ikram etmesi bakımından evde ağırlamaya göre daha ucuzdur. Peçevi, “nice akçeler ve pullar sarf edip yârân cem’iyyetine sebeb olmak için tertîb-i ziyâfet eden bir iki akçe kahve bahâ vermekle ondan artık cem’iyyet safâsın eder oldu” sözleriyle bu gerçeğe dikkat çeker. Ayrıca yine Sultan Süleyman, iktidarı döneminde kahvehanelerde halka okunmak üzere sosyal, edebi ve tarihsel konularla ilgili basit hikâyelerin yazılmasını da emreder. Amacı, kahvehaneye gelenlerin dikkatini sosyal ve ekonomik sorunlardan başka yönlere çekerek siyasî içerikli söylentilerin yayılmasını engellemektir.

 

II. Selim, III. Murat, IV. Murat ve III. Selim gibi padişahların tahta çıktıklarında yaptıkları ilk işlerden biri meyhane ve kahvehane gibi halkın toplanma mekânlarının kapatılmasına yönelik emirler çıkarmak olmuştur. Kahve tüketiminin yasaklanması ve kahvehanelerin kapatılmasına ilişkin en büyük girişim, Dördüncü Murat (1623-1640) zamanında olur. Bunun görünürdeki nedeni, kaynaklarda “harîk-i azîm” diye geçen büyük bir yangın vakıasına kahvehanenin birinin sebep olduğunun düşünülmesidir. Kahvehane üzerindeki iktidar gösterimi, bu kurumların tümüyle yasaklanması ve kapatılması şeklinde gerçekleşir, Sultan “min-ba’d kahvehane itdürmeyüp” diye emir verir ve bütün kahvehaneler kapatılır. Bu dönem, son toptan kahvehane kapatma olaylarının yaşandığı dönemdir. Bundan sonra siyasî iktidar, enerjisini kahvehaneleri devletin kontrolü ve gözetimi altına alacak mekanizmaları bulmaya yönlendirir. Dolayısıyla, kahvehaneleri tümüyle kapatmaksızın, “ibreten lilğayr” birkaç tane kapattırmayı daha uygun bulur. 

 

Osmanlı İmparatorluğu / Türkiye Cumhuriyeti:

Osmanlı İmparatorluğunda Kahvehane

 

İlk kahvehanenin açılması ile ardı ardına yenileri açılmıştır. En başlarda kahvehane seyyahların, düşünürlerin, sanatçıların, devletin üst kademlerinin vs… buluştuğu kamusal bir mekân olarak işlev görmektedir. İlim ve Bilim hakkında sohbetler yapılır, düşünceler paylaşılırdı. Avrupalı seyyahlar kahvehanenin Osmanlı İmparatorluğunda ki bu konumu hakkında birçok seyahat notlarında bahsetmiştir. Hatta Avrupa’da açılan ilk kahvehaneler İstanbul kahvehanelerinin bu özelliği örnek alınarak açılmıştır. Evliya Çelebi’nin notları arasında kahvehanelerin yüzlerce kişinin oturabileceği büyüklükte olduğunu, tüccarların ticaret yaptığı, hikâyelerin anlatıldığı, nargile içildiği, tavla, dama, satranç gibi oyunların oynandığı bir mekânlardan bahsetmektedir. Bu konumundan dolayı kahvehanelere mektebi irfan gibi sıfatlar yakıştırılmıştır.

 

En başlarda Osmanlıda olumlu bir konuma sahip kahvehaneler zamanla bu konumunu kaybeder. Kumar oynanan, alkol içilen, dedikodu yapılan, padişahın kararlarının tartışıldığı, ayaklanmaların planlandığı, kabadayıların ve suçluların saklandığı mekân haline gelmesi ve şikâyetlerin artması sonucu devletin dikkatini çeker ve ardı ardına yasaklar getirilir, yasaklarla düzene girmeyen kahvehaneler bu yüzden kapattırılmış hatta yıktırılmıştır.

 

Türk Kültüründe kahvehaneler sosyal hayatta önemli bir konumda kalmıştır. İhtiyarların takıldığı ve sosyalleştiği, ibadet vaktini beklediği, satranç, dama ve tavla meraklılarının buluştuğu bir mekân olan kahvehaneler mahalle kahvehanesi, kır kahvehanesi, esnaf kahvesi gibi farklı kitlelere hitap etmesi ile farklılık gösterirdi.

 

Mahalle Kahvehanesinde mahalle muhtarı, imam ve mahallenin büyükleri buluşur, mahallenin gelişmesi, mahalle sorunları tartışılıp çözümlenirdi. Yardımlar burada toplanır, yardım ihtiyaçlarına dağıtılırdı.

 

Kır kahvehanesi genelde bahar ve yaz aylarında açık havada hizmet eden, sezonluk bir mekan olarak karşımıza çıkar.

 

Esnaf kahvesi ise özellikle Eminönü’nde esnafın buluştuğu, ticaret yapılan veya hamalların, gündelik işçilerin iş beklediği mekânlar olarak hizmet eder.

 

Yeniçeri kahvehaneleri ise yeniçerilerin kışla dışında bir hayat kurma haklarını kazanmaları ile oluşmuş bir kahvehane türüdür. Disiplinli ve kuralları olan bu kahvehanelerde genelde yeniçeriler buluşur devlet sohbetleri yapılırdı. Sivil halka ne kadar açık olsa da devlet erbabı şahıslar buralarda vakit geçirirdi.

 

Tulumbacı Kahvesi ise, bir zamanlar İstanbul’un en büyük sorunlarından olan yangınların söndürülmesinde görev alan tulumbacıların vakit geçirdiği kahvehanelerdir. Bir nevi itfaiye istasyonu olarak nitelendirilebilir. Yeniçeri kahvesi zamanla tulumbacı kahvesine dönüşmüştür.

 

Âşık kahvesi, şairlerin ve ozanların buluştuğu ve destan, mani, koşma okuduğu kahvehanelerdir.

 

Semai Kahvesi, âşık kahvesinin dönüşmesi ile oluşmuştur. Tanzimat ile beraber divan edebiyatının hararetini kaybetmesi ile çalgılı kahvelere dönüşmüştür. Semai Kahvesi Ramazan eğlenceleri ile büyük ün kazanmıştır.

 

Kıraathane, gazete ve dergi yayımcılığının Tanzimat döneminde artması ile eğlence yerine okuma etkinliği için müşterilerine çeşitli gazete ve dergiyi sunan kahvehanelerdir. Dönemsel olarak karagöz, ortaoyunu, meddah gibi geleneksel oyunlar sergilenmiştir. Konferanslar verilmiş, sinema filmleri oynatılmıştır. Türklerde kamuoyunun oluşmasında büyük bir rol oynamıştır.

 

Hemşeri Kahvesi, Osmanlıların yıkılış döneminde ortaya çıkan bir kahvehane türüdür. Osmanlıların toprak kaybetmesi ile İstanbul’a göç eden Osmanlı vatandaşlarının buluştuğu mekândır. Örnek olarak Arnavut, Tatar, Boşnak kahvelerini verebiliriz.

 

Osmanlı İmparatorluğunda Kahvehane Kültürü

 

İsminden hareketle kahvehane ‘kahve evi’ anlamına gelmektedir, ancak ilk

ortaya çıktığı tarihten itibaren sosyal ilişkileri şekillendiren ve toplumun geçirdiği

toplumsal dönüşümleri yansıtan bir kamusal mekân olagelmiştir.

 

İlk olarak Tahtakale'de açılan ve tüm şehre hızla yayılan kahvehaneler sayesinde halk kahveyle tanıştı. Günün her saati kitap ve güzel yazıların okunduğu, satranç ve tavlanın oynandığı, şiir ve edebiyat sohbetlerinin yapıldığı kahvehaneler ve kahve kültürü dönemin sosyal hayatına damgasını vurdu.

Saray mutfağında ve evlerde yerini alan kahve, çok miktarda tüketilmeye başlandı. Çiğ kahve çekirdekleri tavalarda kavrulduktan sonra dibeklerde dövülerek cezvelerde pişirilmek suretiyle içiliyor ve en itibarlı dostlara büyük bir özenle ikram ediliyordu.

Türkler tarafından bulunan yepyeni hazırlama metodu sayesinde kahve, güğüm ve cezvelerde pişirilerek Türk kahvesi adını aldı.

 

Bugünkü Tahtakale’nin sokak aralarında, içlerinde kahvehanelerin de bulunduğu pek çok içecek (eşribe) ve güzel koku (attar) dükkânı faaliyet göstermeye başlar. Nağzî’nin Münâzara-i Kahve vü Bâde, mesnevisinde anlatıldığına göre Tahtakale semtindeki kahvehaneler gönlün çektiği hoş yerlerdir. Gittikçe cazibe merkezi olan kahvehanelerde sebil gibi kahve içilir, hûri ve gılmanlara benzeyen sâkileri vardır. Seyahatnamesinde payitahtı da anlatan Evliya Çelebi, İstanbul’da kahve satan esnafın sayısını 500, dükkân sayısını ise 300 kadar diye yazar. Mısır Çarşısı’nda kahve satılan hanlar arasında Kapan-ı Asel, Papasoğlu, Laz Ahmed Ağa, Sepetçi, Küçük Çukur, Arakoğlu, Tahta Han’ın yanı sıra çeşitli mahzenlerin de mevcudiyeti bilinir.

 

Eğitim, sanat, ticaret, siyaset gibi çok çeşitli konuların ele alındığı ve sohbet konusu edildiği kahvehaneler, özellikle müdavimlerinin özelliklerine göre guruplara ayrılmışlardı. Bunlar arasında mahalle kahvehaneleri, hamal ve esnaf kahvehaneleri, tulumbacı kahvehaneleri13, semai kahvehaneler ve Yeniçeri kahvehaneleri önemli bir yer tutmaktadır. Bazı kahvehaneler oyun meraklıları için ilgi çekici olduğu gibi, bazıları tiryakilerin devam ettiği, afyon ve esrar içenlerin takıldığı ya da kumarbazların müdavimi olduğu mekânlar olabiliyordu.14 Bazı kahvehanelerde icra edilen müzik ve bazılarında gösteriler yapan meddahlar onları ayrı bir cazibe merkezi haline getirmekteydi. Özellikle meddahların söylemleri o günlerde dönemin gazetelerinin yaptığı göreve benzer bir nitelik arz ederek15, bu mekânlarda oluşan sosyal ve siyasal gündeme öncülük edebiliyordu. Mahalle kahvehaneleri, halkın buluşma ve haberleşme yerleriydi. Meydana gelen her türlü olay buralarda ağızdan ağza yayılıyor ve özellikle bazı dönemlerde sansürün etkilerinden az da olsa kurtulabilen yegâne kurumlar olabiliyorlardı, zira “dilin kemiği yok”tu. Bütün bunların yanında etnik, dini ve siyasî unsurların öne çıktığı ve müdavimlerinin bu şekilde belirlendiği kahvehaneler de mevcuttur. Osmanlı tebaasına ait dinsel cemaatlerin devam ettiği kahvehanelerin yanında, göçmenler, belirli bir tarikata mensup olanlar, hemşeriler gibi farklı toplumsal grupların devam ettiği kahvehaneler de mevcuttur.

 

Peçevî (1574-1650)’ye göre, kahvehanelere gelen insanlar genellikle okur-yazar kişilerdir, kahvehanelerde kitap okuyup yazarlar veya okudukları gazelleri tartışırlar. 16. yüzyıldan Mustafa Âli kahvehanede bir araya gelen insanları şöyle anlatır: “Zira ki ol mecalise varanlar, dervişan ve ehl-i irfan zümresidür ki muradları birbirlerini görüp sohbet etmekdür. Ve herkesin içüp keyflerin sür’atle yetişdirmekdür. Bir dahi gureba ve fukara fırkasıdur ki gariblerün mesakin ve me’vaları yokdur. Niteki fakirlerün başka cem’ıyyet idecekleyin nükud ve dünyalıkları yokdur. Ol cihetden mülazemetleri kahvehanelerdür.”

 

Kahve ve kahvehane Osmanlı’nın günlük hayatına girene kadar edebiyattaki imgesel hayal dünyası mey ve meyhane merkezlidir. Divan şairleri mey ve meyhane imgesini hayal dünyalarıyla bezeyip sevenlerine sunarlar. Kahvenin İstanbul’a gelişi ve benimsenişiyle edebî alanda bir kargaşa ve atışma baş gösterir. İkisi de birer içecek olan kahveyle şarabı karşılaştıranların bazıları kahveden, bazıları da şaraptan yana tavır koyar. Artık kahvenin içeriği, rengi ve fonksiyonu ile şarabın özellikleri adeta bir edebî münazara konusu hâline gelmiştir. Şairlerin bir kısmı yine bâdeye güzellemeler dizerken, bazıları da kahveden yana tavır koymaya başlar.

 

19. yüzyıl boyunca Osmanlı Devleti sınırları içerisinde meydana gelen toplumsal değişimlerle paralel olarak kahvehanelerin de tabi olduğu değişim karşılıklı etkileşim içerisinde devam etmiş, bu dönemde sayıları giderek artan ve büyük bir sınıfı teşkil eden bürokratlar da kahvehanelere girmeye başlamıştır. Bu gelişme kahvehanelerin başta bulunduğu mahalleri olmak üzere yapısını da büyük ölçüde değişikliğe uğratacak bir etkendir. Devlet yönetim merkezlerinin çevresinde açılan kahvehaneler, üst düzey yöneticileri, memurları ve devlet adamlarına ev sahipliği ediyordu. Bunların yanında iş adamları, tüccarlar, bankacılar gibi iş dünyasının içerisindeki kişilerin de kahvehanedeki yerlerini almasıyla birlikte kahvehane artık kurulduğu günlerdeki yalınlığından ve sadece serserilerin, ayyaşların, kumarcıların gittiği mekanlar olarak algılanmaktan ziyade, toplumun dinamiklerinin işler hale gelebileceği mekanlar olma yoluna girmişlerdir. 17. yüzyıl başlarından itibaren kurumsallaşmaya başlayan ve Osmanlı kahvehane geleneğinde âşık kahvehaneleri olarak nitelendirilen kahvehanelerin yerini, 18. yüzyılda Yeniçeri kahvehaneleri ve onun sonrasında ise semai kahvehaneler almıştır. Âşık kahvelerinde ve Yeniçeri kahvelerinde müdavimlik yapan saray ve esnaf tabakasının haricindeki kimselerin yanında, özellikle 19. yüzyılda yaygınlaşan semai kahvehanelerde daha çok eğlence ve müziğe yönelik bir program mevcuttur.

Artık kahvehaneler toplumun tam merkezinde, köşe başlarında, yol üzerlerinde ve değişimin tam ortasındadırlar. Bu mekânlar bir muhabbet meydanı idiler. Buralarda mekteplerde medreselerde öğrenilemeyecek bilgiler edinilebilirdi. Ortaylı’nın “İmparatorluğun en uzun yüzyılı” olarak nitelendirdiği 19. yüzyıl boyunca kahvehane ve kahvehane kültüründe fiziksel ve yapısal olarak önemli değişimler gözlenmiş, dönemin ön önemli toplumsal değişim hedefi olan Batılılaşma arzu ve özlemleri içerisinde kahvehaneler de modernleşmeye ve değişmeye devam etmiştir. Fiziksel olarak ele alındığında kahvehanedeki değişimin en önemli unsurlarından birisi, dinsel ve mistik öğeler içeren demirbaş ve duvar süslemelerinin yerini giderek daha modern ve çağdaş değerleri ifade eden objeler almasıdır. Dini motifler içeren süslemelerin yerini, manzaralar, ünlü devlet adamlarının resimleri ve çeşitli fotoğraflar almıştır. Zaman içerisinde özellikle Cumhuriyet devrinde Atatürk portresi ve Boğaz Köprüsü resmi bu resimler arasındaki önemli yerlerini almışlardır. Tanzimat öncesine kadar peykelere, sofalara oturan halk, Tanzimat sonrasında bu eski fakat rahat adetlerden uzaklaşarak sandalyelere oturmaya başlanmıştır.

 

Türkiye Cumhuriyetinde Kahvehaneler

 

1918–1922 tarihleri arasında bazı kahvehaneler Mustafa Kemal’in önderlik ettiği Milli Mücadele esnasında İstanbul ile Anadolu arasında bir köprü fonksiyonu üstlenmiş, Ankara Hükümeti’nin yasaklanan yayınları bu kahvehanelerde takip edilmiş ve gerekli haber bağı sağlanabilmiştir. Bunun yanı sıra Anadolu’daki mücadeleye gerekli mühimmat aktarımı da yine bu kahvehaneler üzerinden yapılabilmiştir. Sağlam, bu örgütlenmeden bahsederken, Ankara’da ilk meclis binasının yanındaki Kuyulu Kahve’den bahseder ve mücadele tarihi boyunca bu kahvenin yürüttüğü gizli haber alma ve bu haberleri gerekli organlara ulaştırma özelliğine vurgu yapar. Aynı dönemde kahvehane sahipleri de Milli Mücadele içerisinde aktif olarak fikirsel destek sağlamıştır. Sivas’ta Mustafa Kemal tarafından çıkarılan İrade-i Milliye gazetesinin yazarlarından biri Belediye Kıraathanesinin sahibi Ahmet Turan’dır. Tabiî ki kahvehaneler bu dönemde Milli Mücadele taraftarlarının olduğu kadar, işgalci güçlerin de ilgi odağı olmuş ve bu güçler tarafından da zaman zaman kullanılmışlardır. Ayrıca İstanbul Hükümeti de kahvehanelerde adamlar bulundurmak suretiyle Milli Mücadele yanlılarını takibata almakta ve mütareke şartlarını yerine getirmeye çalışmaktadır. Buna karşılık her iki tarafta zaman zaman kahvehanelere karşı şüpheli yaklaşımlar sergilemişler, tedbirler almaktan çekinmemişlerdir. Özellikle işgal kuvvetleri komutanları bu gibi yerlerde müşterilerin kadın garsonlarla aynı masada oturup içki içmelerini, sohbet etmelerini ve dışarı çıkmalarını yasaklamıştır. Öztürk, bu yasaklamanın amacının muhbir olabilecekleri muhtemel olan kadın garsonların haber elde etmelerini engellemeye yönelik bir hareket olduğunu söyler. Ankara Hükümeti tarafından kahvehanelere getirilen sınırlamaların temelinde ise özellikle Ramazan aylarında buralara doluşan ve Milli Mücadeleyi ihmal eden kitlelere engel olma hedefi vardır. Bu dönemde yayınlanan fetvalarla kahvehane müdavimlerinin mübarek aylarda buralarda boş vakit geçireceğine, sürdürülen mücadele için dua etmeleri istenmektedir. Fakat her ne sebeple olursa olsun bu mekânların üzerine, Milli Mücadeleye verilen mevcut halk desteğinin geri çekilmesi ihtimaline karşı çok fazla gidilmemiş bu kritik geçiş aşamasında ve mücadele döneminde kahvehanelerin bazı kusurları görmezden gelinmiş olabilir. Nitekim Cumhuriyet ilan edildikten sonra dahi 1926 yılında Takrir-i Sükûn kanununa paralel olarak Denizli Mebusu Yusuf Başkaya’nın kahvehanelerin kapatılmasına ve yasaklanmasına ilişkin verdiği önerge bu mekânların dinsel içerikli mekânlar olmaması ve hükümet tarafından gerçek bir problem olarak görülmemesi nedeniyle reddedilmiştir. Bu önergenin reddedilişinin arkasındaki en önemli unsurlardan biri şüphesiz yapılmaya başlanan inkılâpların hayata geçirilmesi ve toplum tarafından içselleştirilmesinin sağlanmasında kahvehanelere biçilmiş rolle de ilgiliydi. Nitekim inkılâpların yapıldığı süreçte yapılan bazı uygulamalar, kahvehanelerin bu amaca yönelik kullanıldığına kanıt olacak niteliktedir. Harf devriminden hemen sonra kahvehaneler, yeni harflerin öğretilmesi için yapılan örgütlenme faaliyetlerinin içinde yer aldı ve bunun yanında inkılâplar için gerekli alt yapının oluşturulmasına yönelik birçok konferans ve bilgilendirme toplantısına ev sahipliği yaptı. Kahvehane müdavimleri, buralarda açılan okuma yazma kurslarına katıldılar ve okuryazar oldular. Üstlendikleri bu sosyal misyonla inkılâplara yardımcı eleman olarak kullanılan kahvehaneler, bir dönem tamamıyla okuma odasına dönüştürülmek istenmiş fakat bu proje başarıya ulaşamamıştır. Yine özellikle köy kahvehanelerini kıraathane şekline dönüştürme girişimleri de çok yüzeysel kalmış, kahvehanelere konulan birkaç kitap ve mecmuayla mekân sahipleri tarafından şekilsel olarak gerçekleştirilmiştir. Bir dönem Cumhuriyetin kültürel ve sosyal lokomotifi olarak düşünülen ve açılan Halkevlerinin bir örgütü olarak da telaffuz edilen ve kimi yerde bu amaçla kullanılan kahvehaneler, Halkevlerinin yaptığı her türlü sosyal ve kültürel aktivitelere de ev sahipliği yapmıştır. Buralarda halka yönelik sağlık, eğitim, kültür, rejim, tarım ve köy işleri hakkında bilgilendirme toplantıları gerçekleştirilmiş, sinema gösterileri yapılmıştır.

 

Atalarımızdan kalan kahve kültürü daha çok evlerde veya erkeklerin çeşitli oyunlar oynadığı kahvehanelerde devam etse de, 2000 yıllar ile Türk kahvesi gerçek anlamda geri döndü bunu tetikleyende belki fal Cafelerin açılması ve bayanların da cafelerde yer almaya başlaması ile pekişmeye başladı. Türkiye kahve pazarına giren hazır kahveler, Starbucks gibi kahve zincirlerin açılması ardından Türk kahvesine yönelik kahve zincirleri ile hayatımızın olmazsa olmazı oldu. Son bir kaç yıldır ise Specialty Coffee de adını duyurmaya başladı 2015 itibari ilk Coffee Festival düzenlendi. Dünya kahve medyasın da adını duyuran, bir kaç Türk Specialty Coffee cafeler açıldı. İstanbul Coffee Festivali ilk defa 2015'de olmasına rağmen epey ilgi gördü ve haberlerde yer aldı. 

Türk Kahvesinin Özellikleri:

  • Dünyanın en eski kahve pişirme yöntemidir.

  • Köpük, kahve ve telveden oluşur.

  • Yumuşak ve kadifemsi köpüğü sayesinde damakta en uzun süre tadını devam ettiren kahve türüdür.

  • Birkaç dakika şekli bozulmadan kalabilen bu leziz köpüğü sayesinde, uzun süre sıcak kalabilir.

  • İnce kenarlı fincanda sunulduğu için, diğer kahve türlerine göre daha yavaş soğur ve böylece daha uzun süren bir kahve keyfi sunar.

  • Yoğun şurupsu kıvamı ile ağızdaki lezzet tomurcuklarını aşırı uyararak hafızada yer eder.

  • Diğer kahve türlerine göre, daha kıvamlı, yumuşak ve aromatiktir.

  • Kendine özgü enfes kokusu ve özel köpüğü ile diğer kahvelerden kolaylıkla ayırt edilebilir.

  • Kahve tutkunları tarafından, kaynatılarak içilebilen tek kahve olarak kabul edilir.

  • Geleceği anlatmak için kullanılan tek kahve türüdür. Cafedomancy: Kahve telvesini kullanarak kehanette bulunmak.

  • Eşsizdir çünkü kahvesi fincanın içindedir ancak telve olarak dibe çöktüğünden filtre edilmesine ve süzülmesine gerek kalmaz.

  • Hazırlanırken şeker ilave edildiğinden diğer kahvelerde olduğu gibi sonradan tatlandırmaya gerek yoktur.

  • Sağlıklıdır çünkü fincanın dibinde biriken telvesi içilmez.

  • Sıklıkla içildiği halde, miktar olarak fazla olmadığından şişkinlik yapmaz.

  • Diğer kahve türlerine göre, bir içimde daha az kafein içerir.

  • Çok pratik ve ekonomiktir çünkü pişirirken tek ihtiyacınız bir cezve olacaktır.

  • Pişirilirken, şekeri tercihe göre ilave edildiğinden içime hazır halde sunulan tek kahve türüdür.

  • O nefis tadını verebilmesi için, kavrulduktan sonra ya hemen tüketilmeli ya da aromasını muhafaza edecek şekilde paketlenmelidir.

  • Bir çok balkan ülkesinde Türk Kahvesi demleme tekniği ile kahve demlenir. Yunanistan, Bulgaristan, Arnavutluk, Sırbistan, Karadağ, Romanya vesaire....

Türk Kahvesi Ritüelleri

 

  • Boşnak Türklerine göre kahve, şekerli içilmez. Bunun nedeni ise şekerin kahvenin tadını öldürmesinden kaynaklanıyor. Boşnak Türklerine göre şeker kahvenin tadını bozmaktadır. İlla ki şekerli içmek istiyorsanız kıtlama şeker dediğimiz yöntemle tatlandırabilirsiniz.

  • Kafkas Türklerinde ise durum biraz farklı. Bu millet Türk kahvesini "ağız" denilen ineğin ilk sütüyle yapılır.Ve onlar da kahvenin tadının bu şekilde daha güzel olduğuna inanıyorlar. Denemek de fayda var.

  • Peki kahve içerken şu yanında gelen suya ne demeli? Oysa ki suyun kahveden önce içilmesi gerektiğini bildimiz halde hepimiz inatla suyu kahvenin ardından içmeye devam ediyoruz. Eski İstanbullular dilde ve ağızda kalan diğer tatları temizlemek için önce soğuk suyu içip sonra kahveyi içerlermiş. Hatta bol köpüklü kahveyi höpürdeterek içmek adetlerindendir denir. 

  • Likör demişken, evet kahvenin likörle içildiğini de duyduk. Özellikle nane ve acı baden likörü Türk kahvesinin tadını öne çıkardığı ve lezzetini kat ve kat arttırdığı söylenir. 

  • Eğer kahvenin yanında lokum ikram etmek isterseniz işte bu noktaya da dikkat etmeniz gerekir. Lokumun hafif olması en önemli konulardan bir tanesidir. Biliyoruz ki kahvenin yanında çikolata iyi gider. Ama çikolatalı lokum için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Bu yüzden daha çok meyve aromalı lokumları tercih etmek gerekir.

  • En önemli ritüellerden birisi de Türk kahvesini içtikten sonra o fincanı fal için kapatmaktır ve Türk kahvesi geleceği görmek için kullanılan tek kahve türüdür. 

  • Osmanlı sarayında kendine has kahve ikram biçimleri şekilleniyor. Yanında ikram edilen suyun gül yaprakları ile aromalandırılması gibi...

  • Kahve içme kültüründen bahsederken, kahvenin birleştirici özeliliğine değinmeden geçmek olmaz.

    Avrupa’daki kafeler de kahve içme mekanları olarak düşünüldüğünde insanları birleştirici etkiye sahip mekanlardı. Avrupa'da kahve tüketilen kafeler sanat, felsefe ve benzeri düşünsel akımların şekillenmesi ve paylaşılması için uygun ortamı sağlıyordu. Ancak Doğu’ya doğru ilerledikçe kahve kültürünün gündelik hayata yansımaları farklılaşıyordu. Şöyle ki; Osmanlı zamanında kahvehanelerde yeniçeriler toplanıyor, devlet işleriyle ilgili konuşmalar yapıyor, kararlar alıyordu. Sanatsal anlamda yansımaları olmasa da kahvenin birleştirici etkisi yine ortaya çıkıyor…

  • Eski İstanbul’da kahve çekirdekleri bakır havanlarda dövülerek öğütülüyor ve ardından kavruluyordu. Bu altın değerindeki içecek, özel misafirlere ikram ediliyordu. Pişirme şekilleri nedeniyle kahve bu topraklarda isim değiştirdi ve Türk kahvesi adını aldı. Bakır cezve ve ağır ateşte pişen kahve, diğer kahvelerden ayrılarak tam anlamıyla hazırlama ve içme ritüeli olan bir içecek haline dönüştü.

  • Eski İstanbullular önce soğuk su, ardından kahve içerlermiş. Bunu yapmalarındaki amaç, dilde kalan tatları temizlemek, Türk kahvesinin diğer tatlarla karıştırmamak. Bol köpüklü kahveyi içerken höpürdeterek içmek usulden sayılırmış. Köpüğün son damlaya kadar fincanda kalmasını sağlamak için yapılan bu eylem, dışarıdan bakıldığında tabessüm uyandırsa da hala bu ritüellerin parçalarından biri…

  • Türk kahvesinin sade tercih edilme nedenlerinden biri de yanında lokumla ikram edilmesi. Lokumun da hafif aromalı olanları makul. Örneğin meyve ya da çiçek aromalı lokumlar kahveyle uyum sağlarken çikolatalı ya da bademli lokumlar kahvenin tadını bozabiliyor.

  • Kahve içme ritüellerinden bir diğeri de yanında likör içme alışkanlığı. Türk kahvesi ve el emeği likör zenginlik ve asalet temsili olarak da düşünülebilir. Hatta nane ve acı badem likörünün Türk kahvesinin tadını öne çıkardığı ve lezzetini arttırdığı söylenir…

  • Kız isteme geleneğinde Türk Kahvesi baş roldedir.Evlere şenlik bir seramoni.Eğer gelin adayı,hakkıyla,şöyle köpüklü güzel bir kahve yapamıyorsa,bu işin hakkını veren bir kişi,önceden mutfakta yerini alır.Kahveyi o yapar,övgüyü gelin adayı alır.Hatta,damat adayının sabrını ölçmek adına,tuzlu kahve bile ikram edilir kendisine.Sesini çıkarmadan son yudumuna kadar,içebilirse, sabırlı olduğu düşünülür.Bayram ziyaretlerinde,an gelir,türlü türlü tatlılar reddedilirken,kahve teklifi kabul görür genelde.

  • Türk kahvesi içme ritüellerine son olarak kahve falını eklememek kahveye ayıp olur… Kahve içmek naif ve ince bir zevktir. Özel bir an paylaşımında sohbetin kıvılcımıdır. Dünyanın hemen her yerinde insanlar kahve içme bahanesiyle bir araya gelir ve hayatlarını birbirine, renklerini diğerlerine bulaştırır. Kahve içtiğiniz her an bunun ne kadar özel bir ritüel olduğunu unutmayın…

TÜRK KAHVESİNİN HATIRI ARTIK 40 YIL DEĞİL BİR ÖMÜR

 

Türk Kahvesi ve Geleneği, UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi'ne kabul edildi.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Türk Kahvesi ve Geleneği adaylık dosyası Mart 2013’te Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı’na (UNESCO) ulaştırıldı ve bugün kabul edildi.

 

Bakü’de gerçekleştirilen ve 103 ülkeden yaklaşık 800 delegenin katıldığı Somut Olmayan Kültürel Miras Hükümetler Arası Komitenin 8. Toplantısı'nda İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesine aday gösterilen 31 dosya incelendi. Türk Kahvesi ve Geleneği adaylık dosyası bu sabah oturumunda kabul edildi. Artık UNESCO tarafından Türk kahvesi kültürünün etrafında şekillenen gelenek ve toplumsal uygulamaların korunmasına yönelik ciddi adımlar atılacak.

 

Türk Kahvesi Türkiye'nin Somut Olmayan Kültürel Miras Temsili Listesi'ndeki on birinci kayıtlı mirası olarak yerini almış oldu. Şimdi sırada “Bahar Kutlaması: Hıdrellez/St. George Günü (ortak dosya)” ve “Ebru: Türk Kağıt Süsleme Sanatı” var.